Kolonizasyon
Merhaba,
Uzun bir aradan sonra nihayet aklımı bir parça toparlayıp tekrar yazmaya başladım. Bu seferki konuyu seçmeme yakın tarihlerdeki derin uzayın keşfi ve genetik araştırmalar konularındaki gelişmeler neden oldu. Bana göre insanlık bir anlamda yeniden ‘kolonizasyon’ çağına geri dönüyor. Geçmişte de böyle bir zaman yaşandı, belki günümüzdeki amaçlarından biraz farklıydı ama sonuçta kolonizasyon, tarihi açıdan bir insanlık tarihinde çok belirgin bir rol oynamış bir süreç.
Kolonizasyon, bir ülkenin veya devletin başka bir ülke üzerinde egemenlik kurarak o ülkenin kaynaklarını kendi yararına kullanarak, ya da sömürerek kontrol altına almasıdır. Kolonizasyonun en temel nedenlerinden biri ekonomik kazançlardır. Sağladığı yeni pazarlar yaratma ve işgücü gibi avantajların yanı sıra, kolonizasyon ile sömürgeleştirilen ülkenin hammadde kaynakları, değerli malları ve baharat gibi ürünler sömürge bölgelerinden toplanarak ana ülkeye taşınmıştır. Bazı devletler sınırları içerisindeki nüfus yoğunluğunu azaltmak maksadıyla fazla nüfusu kolonilere yerleştirerek hem yeni yaşam alanları yaratmışlar hem de demografik basıncı azaltmışlardır. Koloniler aynı zamanda sömürgeci ülkelerin dünya üzerindeki askeri ve stratejik etkilerini artırmak için kullanılmıştır. Deniz yollarının kontrolü, askeri üslerin kurulması ve ileri savunma hatları oluşturulması maksadı ile de kolonizasyon önem kazanmıştır. Sadece fiziksel değil, kültürel ve dini yayma aracı olarak da kullanılmıştır. İnsanları kolonizasyona iten nedenlerden birisi de yeni toprakların keşfi ve bilimsel bilginin toplanmasıdır. Kolonizasyon, genelde zulüm ve sömürü ile ilişkilendirilse de , yeni teknoloji, bilgi ve fikirlerin taşınması açısından bazı olumlu etkileri olduğunu savunanlar da vardır.
Günümüzde kolonizasyon fikri artık dünya sınırlarını aşmıştır. Başta oldukça ütopik olan bu düşünce bugünlerde hayal olmaktan çıkmış hedefi olan bir proje haline gelmiştir. Örneğin, Elon Musk gibi dünyanın en zengin insanlarından biri servetinin büyük bir kısmını yakın bir tarihte Mars’ın kolonizasyonu için harcamaktadır. Bu maksatla şirketi SpaceX in bünyesinde, Falcon 9, Falcon Heavy, Starlink, Dragon Kargo, Starship gibi uzay misyonu için kullanacağı araçları barındırmaktadır.
Ancak, halen aşılması gereken bazı zorluklar vardır. Bu zorlukların önemli bir kısmının kaynağı insan bedeninin fiziksel sınırlarıdır. İnsan ömrünün uzaydaki mesafelere göre göreceli olarak kısa olması, fiziksel yapısının kütle çekiminin olmadığı yerlerde olumsuz olarak etkilenmesi, yüksek radyasyon seviyesinden etkilenmesi, solunum sisteminin ihtiyacı olan azot/oksijen oranının uzayda olmaması, dış ortam ısısının düşük oluşu, duyu organlarının sınırları ile çerçevelenmiş algı yeteneği (birtakım cihazlar yardımı ile genişletilebilse bile yine de kısıtlanmış) bu zorluklardan ilk akla gelenleridir.
Örneğin Mars’ ı ele alalım. Dünya’ ya en yakın olduğunda yaklaşık 56 milyon km uzaklıktadır. Geleneksel uzay araçları ile Mars’a yolculuk 6 ila 8 ay sürer. Gelecekteki teknolojiler, örneğin nükleer termal roketler bu yolculuğu daha kısa sürelere indirebilir. Bu süre ilk bakışta size uzun gelebilir ancak şunu hatırlayın, Marco Polo’nun Çin’e yaptığı yolculuk, Venedik’ten başlayıp Çin’e ulaşması yaklaşık 3 yıl sürmüştür. Mars’ı kolonize etmek için giden insanlar, orada yerleşeceklerdir. Muhtemelen büyük bir bölümü bir daha dünyaya dönmeyecektir. Hayatlarını orada kurarken yiyeceklerini yetiştirmek için tarım yapma ihtiyacı doğacaktır. Bitkilerin geleneksel toprak ortamı yerine su, hava veya inorganik maddeler içerisinde yetiştirilmesi gerekecektir. Halen dünyada çeşitli uygulamaları bulunan bu yöntem, kısıtlı olan suyun daha tasarruflu kullanılması ve toprak kaynaklı hastalıklar ve zararlılardan korunmayı sağlayacaktır. Gezegenin yeni sakinlerinin kütle çekimine uyum sağlaması gerekecektir. Mars yüzeyinde bir cismin ağırlığı, Dünyadaki ağırlığının yaklaşık üçte biri olacaktır. Bu doğal olarak bir süre sonra kaslarda kuvvet kaybına neden olacaktır. Uzun bir süre Mars’ta yaşayan bir insanın tekrar Dünyaya uyum sağlaması çok zor olacaktır. Mars’ta güneş ışığı yoğunluğu Dünya’dakine göre %43 daha az yoğundur. Bunun yanı sıra toz fırtınaları gezegenin geniş alanlarında etkili olabilir ve haftalar boyunca yüzey ışık seviyeleri belirgin bir şekilde düşebilir. İnsan gözünün daha düşük ışıkta görme yeteneğini artırması gerekebilir. Bu gezegende günler dünya gününden biraz uzundur. Yıl 365 gün yerine 687 Dünya günüdür. Bu da insan biyolojik ritmi üzerine etki edecektir. Kısacası bu yeni kolonide insan yapısının birtakım genetik ve fiziksek değişimlere uğraması çok olasıdır. Genetik değişiklik geçirmiş insanın bir türü yeni yerleşilen bu gezegenin artık kalıcı sahibidir. Dünya’da Genom biliminin gelişmesi ile birlikte henüz farklı insan türü yaratmaktan söz etmek mümkün değilse de, yapay et, yapay organ üretimi tıp ve biyoteknoloji alanında devrim yaratma potansiyeli oluşturmaktadır. Belki bir süre sonra başka gezegenlerde yaşamak üzere genetiği değiştirilmiş organik yapılı insan türleri aramızda dolaşmaya başlarlar.
Benim görüşüm; insan ırkı kendisini bekleyen kaçınılmaz ‘son’ dan, yani kıyametten kaçmanın yolunu başka gezegenlere göç ederek bulmayı planlıyor. Bu dünyada kıyameti beklemek yerine, soyunu devam ettirebilmek için başka gezegenlerde yerleşme fikri bence mantıklı bir öngörü. Güneş sisteminin dışında bir yıldızın yaşanabilir bölgesinde (Altın saçlı kız yıldızları – Goldilocks) gezegen arayışları otuz yıldır gökbilimcileri meşgul etmektedir. Ancak buralara ulaşmak ve yaşamak genetik olarak daha köklü bir evrim geçirmeyi gerektirir. Sonuç olarak dünyadan uzaklaştıkça yaşam formu da köklü ve geri dönülmez biçimde değişecektir.
Diyelim ki, bir gün insan nesli bunu başardı ve yaşayabileceği bir gezegen keşfetti. Öncüler bu yeni gezegene eğer sağ olarak varabilmişlerse, muhtemelen gezegenin yerlisi olan yaşam formu daha az tekâmül etmiş bir alt seviye medeniyet olabilir. Aksi taktirde başka dünyadan gelen yabancıların rahatça gezegenine yanaşmasına müsaade etmeyecektir. Soyunu sürdürebilme içgüdüsü ile bu yeni tanıştığı yaşam formunun kendi nesline bir tehdit oluşturup oluşturmadığını sorgulayacaktır.
Yeni gezegenin yerlileri ile ilişkiler, mevcut medeniyeti tümüyle yıkıp kendi medeniyetini hâkim kılmaktan, bir simbiyoz (canlılar arası bir ilişki türüdür. Bu ilişkiye katılan tüm canlıların ortak fayda görmesini gerektirir.) ilişkiye kadar bir yelpazenin içinde seçenekler şeklinde ortaya çıkacaktır. Umarım türümüz ülkeleri kolonize ederken daha önce yaptığı yanlışı yapmaz, karşılaştığı medeniyeti yok etmeden veya zarar vermeden bu ilişkiyi ‘karşılıklı fayda’ paydasında geliştirir.
Yeni bir yaşam formu ile karşılaşınca ne yapılacağını belirleyen angajman kuralları geliştirilmiş midir? Açıkçası bilmiyorum. Ancak muhtemelen her şeyden önce, tehdit algısı sorununu çözerek ve karşılıklı güven tesisini sağlayarak başlamak gerekir. Yeni gezegene göç edenler, karşılaştıkları bu yaşam formunu bir süre gözlemleyeceklerdir. Davranış biçimlerini, yaşam şekillerini, enerji kaynaklarını, ilişkilerini ve tabii ki silahlarını incelerler. Sonra kendini belli etme dönemi gelir. Varlıklarını görmelerini sağlarlar, ancak bunu yaparken karşı taraftan zarar görmeyecek kadar uzaktan ve onlara kendilerinden daha üstün bir medeniyete sahip olduğunu göstererek yapmak gerekecektir. Böylece; ‘bu üstün medeniyet, istese zarar verir ancak niyeti bu değil, bizimle ilişki kurmak istiyorlar’ anlayışı yaratılır. Bundan sonraki safhada ilk temas için ajanlar seçilir. Bu aracılar güven duyulacak delillerle kendi topluluklarını ikna ederler ve temas kuracakları ortamı oluştururlar. Temas sonrası her iki taraftan heyetler bir araya gelir ve simbiyozun sağlayacağı karşılıklı faydalar görüşülür. Ama ya karşılaşılan medeniyet çok düşük seviyede bir medeniyet ise? O zaman onların gözünde siz Tanrı sayılırsınız. Tanrılar sizi ziyarete gelmişlerdir ve artık simbiyoz kuralları geçersizdir. Tanrılar sizi yok edip yerinize yerleşmiyorsa veya sizi köle yapıp çalıştırmıyorsa o halde tanrılar yerleşilecek yeni bir gezegen arayışında değillerdir. Bu artık kolonizasyon değildir. O zaman bu yazı burada biter. Gelecek yazımda, değişik yaşam formundaki medeniyetler arasındaki ilişkilerdeki olasılıları başka bir bakış açısı ile sunmayı deneyeceğim.
4 yorum “Kolonizasyon”
Okuması çok keyifli bir konu👽 Yazıyı okurken hayalimde Mars’a yerleşmiş insanların olası fiziksel ve davranışsal degisimlerini düşündüm ve bu yüzden epigenetik değişimlerden bahsetmek istiyorum. Epigenetik değişimler çevre koşullarının değişmesi ile (buna stres, travma gibi faktörler de dahil) genlerimizin ifadelerinin, bir başka deyişle işleyiş ve sorumlu olduğu özelliklerin geçici olarak, içinde bulunduğu koşula göre değişmesi olarak tanımlanır. Ancak bazı durumlarda epigenetik değişimler kalıtsal olabilir. Mars ortamında yaşamaya başlayan insanlarda önce hangi epigenetik degisimlerin olabileceğini ve eğer kalıtsal olarak nesiller boyu kalıcı hale gelirlerse ne gibi degismler olacağı gercekten merak uyandırıcı. Bu da demek oluyor ki, belki gen ifadesine bağlı bazı hastalıklar Mars nesillerinde olmayacak, veya hiç bilmediğimiz hastalıklar olacak. Ben de yorumumda bir sonraki yazı için böyle bir pencere açmak istedim. Heyecanla bekliyorum devamını.
Teşekkürler. Yorumunuz hayli ufuk açıcı. Uzmanlık alanınıza giren bu konuda yaptığınız yorumlar şüphesiz çok değerli.Epigenetik değişimlerin kalıtsal olması ne kadarlık bir zaman diliminde gerçekleşir? Çevre koşullarının bu süreye etkisi var mıdır?
Oldukça kapsamlı ve derin bir perspektiften yazılmış bu metni okumak, hem geçmişteki kolonizasyon sürecine hem de insanlığın gelecekteki olası yolculuklarına dair ilham verici bir düşünce akışı sundu. Gelecekteki yazılarınızı da merakla bekliyorum!
Teşekkürler canım Ece.